Oldukça tehlikeli bir kayıt paylaşıyorum. Bielefeldli 125, Rue Montmarte'nin (acayip sağlam ve yerlerde sürükleyen bir '90lar etkileşimli emo ekibi) ardılı niteliğindeki Rockoutfit'in '03te bastığı ilk ve tek işi. Bilgisayar-başında süslenmiş, lo-filığı baki kalmış, yine '90lı yılların ortasından uçup gelen vokallerin toza bulanmış bir cila çektiği; gayet post-punkçıl davul ritmlerinin üzerine çok kaliteli, bütünlüklü ve karanlık bir demo bu. Fazlasıyla kıyıda köşede kalmış -yazık etmeyelim.
Vignetting The Compost, muadili albümlerin hevesle tekrarladıkları bir pratiği; müziğini gök mavisini perdeleyen bulutların ardından yollayarak atmosfere gizem ve merak katma işini yapmak için uğraşmadığı anlarda daha mütevazı, daha güzel. Yatağının üstüne oturuverip çaldığın gitarınla hayal edebileyim ben seni. Güneşin doğma zorunluluğunu bana mucizevi bir hadiseymişcesine sunma; büyülenmeyeyim onun heybetiyle. Gelen günün bir ruhu ve aklı olmadığını; tarihi, verilenin biçtiği sınırlar içinde benim ve bizim yazdığımızı hatırlat müziğinle bana. Bunun aksi için uğraşmadığın vakitlerde daha güzelsin; görünümün daha olduğun gibi, sözlerin sahici.
Pitchfork ve benzeri sitelerde gözden geçirilen albümlerle pek alakam olmuyor çoğu zaman. Olduğu zamanların büyük çoğunluğu ise arkadaş tavsiyeleri vasıtasıyla gerçekleşen tanışıklıklar oluyor bunlar. Düşük kalite kayıtları severim. Üzerine, gürültülü gitarlar bindirilimişse, daha da hoşuma gider. Böyle güzel bir albüm Airing of Grievances. Ha bu arada, İstanbul-İzmir karayolunda mıydık albümün adının ne anlama geldiğini tartışırken? Tahmin ettiğimiz gibiymiş.

Şarkılar ve albümlerin doğurduğu hissiyatı imgelerle betimlemeye çalıştığımda kurmak durumunda kaldığım bağlantıların tamamının; düşünce ve hayal evrenimin beslendiği, birebir tecrübe edilerek görsel hafızama kazınmış resimler ile bir düşünsel inşa düzeyinde kalan Batı dünyası merkezli kültürel girdiler kaynaklı olması şaşılacak bir durum değil -ancak bu evreni besleyen damarlar söz konusu olduğunda bir içerik değişimi yaşanmasının yakan gerekliliğini, daha önce hiç bir zaman olmadığı kadar şiddetli hissediyorum.
Bugün sizi tanıştırmayı düşündüğüm grubun Amerikan halk müziği ile screamo etkileşimli müziği tenimi yakıyor bir kaç haftadır. Günün aydınlığını, beynimi delip geçen punk rock'a ayırdım; gecelerime ise Pygmy Lush geliyor, ağır ağır. Hasta olduğun vakit, hassaslaşır ya vücudunun her noktası, olanca gücüyle hissedersin derinin üzerine uygulanan en ufak baskıyı dahi. Pygmy Lush, beynimi hissettiriyor bana.
Bunun neye benzer bir his olduğunu sana anlatmaya kalksam; hayaletli tepelerden girerim konuya, yaşadığım apartman dairesinin soluk sonbahar manzarasından çıkarım. Belki araya Amerikan filmlerinden bir sahne sıkıştırırım. Batı'nın 'Vahşi' günlerinden yadigar bir hayalet kasabanın ortasında rüzgarla savrulan saman topakları gelir aklıma. Viskiye sarılmış halde bir köşeye sinmiş, köşenin karanlığında sızmış ayyaşlar..
Bu resimlerle anlatmak istemezdim Pygmy Lush'ın müziğini. Beni rahatsız ediyorlar. Neden istemediğimi ve rahatsız ettiklerini ise, rica ediyorum, ikimiz de biraz düşünelim..






